31 Temmuz 2009 Cuma

Racon Kesiği

2003 Yılında dönemin başkanı Serdar Bilgili ile girdiği tartışma sonrasında, yönetim kurulu toplantılarında terbiyeli bir “maymun” gibi sadece kafa salladıkları iddia ederek Beşiktaş yönetim kurulundan istifa etmesiyle –yazılacak olsa- “Türk Spor Yönetiminde Başkanlık Sistemi’nin Diktatoryel Yapısı” adlı araştırmaya kanımızca en iyi referansı veren Beşiktaş yöneticisi Levent Erdoğan, forma arkasına futbolcu isimleri yerine reklam alınmaya başlanan döneme kendilerinin de dahil olmak istediklerini belirtti. “4 milyon $’lık teklifler var” dedikten sonra birçok firma ismi de sıraladı. “Taraftarımıza da danışacağız” cümlesiyle de demecini bitirdi. (taraftara danışma meselesinden bahsedilmişken, antik mezarından Perikles gelse görse şu Beşiktaş’taki demokrasi aşkını gözyaşlarını tutamaz. Perikles kimdir? diye merak edenlere: Atina Demokratik Partisi’nin lideri Perikles ‘in Peloponnesos Savaşı dolayısıyla söylediği “Cenaze Söylevi” ile demokrasi tarihinin temel taşıdır.)
Bir sonraki gün (29.07.2009), Başkan Yıldırım Demirören, Hürriyet’ten İsmal Er’e verdiği ropörtajda “Forma arkasına reklam almak büyük takıma yakışmaz” açıklamasını bir nev'i "racon keserek" yaptı. “Dünyada hiçbir büyük kulüp formasının arkasına reklam almıyor”du başkana göre. Başkan yine bir taşla iki kuşu vurmuştu. Fenerbahçe ve Galatasaray’ın “küçük!!!”lüğü yinelenirken, Beşiktaşlıya da Beşiktaş propagandası yapılmış oluyordu. Boca Juniors formasının arkasını hatırlatmaya gerek bile görmüyoruz. Boca’dan küçük takım mı var sanki?
Başkan açıklamasının son kısmında ise yoğurdu üfleyerek yemeyi ihmal etmeyen tavrıyla “Konuyu yönetim kurulumuzda değerlendireceğiz” diyordu.
Biri yönetici diğeri başkan iki üst düzey Beşiktaşlının açıklamalarından anlaşılıyor ki artık sorun yönetim kurulunda uzun uzadıya tartışılacak. Taraftarın da engin danışmanlığıyla umarız en doğru çözüm bulunur bir an önce. Ama dile getirmeden edemiyoruz ki, eğer formanız Barcelona gibi bir toprak parçasının özgürlüğünü ifade etmiyorsa ve o kadar zengin değilseniz, her sene ülkesinde 700 bin €’ya oynayan bir futbolcuyu yıllık 2.5 milyon € vererek transfer ediyorsanız, ya kafalarınızı değiştirmelisiniz ya da maçlara 2-3 beden büyük eşofmanlarla çıkmalısınız. Çünkü bu yemek artık fazla su kaldırmayacak gibi görünüyor.

Fatih Tekke 2 Milyon € Eder Mi?

Zenith’in 10 milyon € ve Fatih Tekke karşılığında Daniel Güiza’yı takas etme teklifi Fenerbahçe tarafından reddedildiğinde; Güiza’nın tatilinin bu kadar uzun süreceğini ve UEFA Avrupa Ligi 3. Ön Eleme turu İlk maçı olan Honved karşılaşmasında 3 gol atacağını kimse bilmiyordu. Güiza’nın tatil anlayışının profesyonel futbolun gereklerine uymadığı daha tartışılmaya başlanmamış, Macar temsilcisi karşısında attığı gollerin kalitesi! üzerine görüş ayrılıkları ortaya konulmamıştı. Yani Fenerbahçe yönetimi için Güiza ismi, geçen sezonun başarısız ve mutsuz golcüsünden başka bir şey ifade etmiyordu.
Bu ortamda 14 milyon €’ya transfer ettiği Güzia’yı 10 milyon € + Fatih Tekke karşılığında transfer etmek isteyen Zenith’in teklifine itibar etmedi Fenerbahçe yönetimi. Fatih Tekke 4 milyon € etmiyordu bu durumda onlara göre.
Geride bıraktığımız haftanın gazetelerinde patlayan Fransız L’equipe menşeli haber Güiza olayına yeni bir boyut kattı. Olimpique Lyon, Güiza’yı 12 milyon €’ya satın almak istiyordu. Aynı günlerde Daum’un “yedek kulübesine yerli bir santrafor istiyorum” açıklaması Güiza için yönetimin bir süre daha sabredip, İspanyol futbolcuyu takımda tutacaklarının göstergesi gibi yansıdı gazete sayfalarına. Nitekim Honved maçından sonra yönetim bu güveni tazeleyecekti.
Azımsanmayacak kadar büyük bir Fenerbahçe taraftar kitlesinin düşüncesi Güiza’dan bir an önce hem de iki haneli milyon €’luk teklifler ortada dolaşıyorken kurtulunması şeklinde. O nedenle Zenith ve Lyon’un teklifleri arasında kuracağımız aşağıdaki denklemin, böyle düşünen taraftarlara rehberlik edeceğini umuyoruz.
(Zenith) Güiza = 10 milyon € + Fatih Tekke
(Lyon) Güiza = 12 milyon €
(sonuç) 12 milyon € = 10 milyon € + Fatih Tekke
2 milyon € = Fatih Tekke
Sonuç olarak Fatih Tekke 2 milyon € eder mi?
Fenerbahçe taraftarının diğer kısmı ise sabık İspanya gol kralından umutlu. Geçen sezon esamesi sadece Beşiktaş maçlarında okunan golcü, “Babası” kadar sevdiği Luis Aragones’in idaresinde bile başarıya ulaşamamış hatta bunun sinyalini bile verememişti geçen sezon. Ondan umutlu taraftar kitlesinin bu oyuncunun önümüzdeki sezon performansı hakkında nasıl böyle olumlu düşündüklerini açıklamaya Honved maçında attığı gollerin yeterli olmadığı düşüncesindeyiz. (2005 sezonu öncesinde Murat Hacıoğlu’nun gülen yüzünü hatırladık bir anda) Belki büyük üstad Necati Cumalı’nın “Aşk Yaşayanlar İçindir” şiiriden bir parça yeterli olabilir:
“Her yeni gelen günü
Yeni bir ümitle beklemeli
Her yeni gün
Yeni havalarla gelir.
Gece, yağan yağmurla uyursun
Sabah, bir de bakarsın odan güneşli”
Sanıyoruz ki sadece Güiza olayını değil, her yeni futbol sezonu öncesi Türk futbolseverinin psikolojisini bu satırlardan daha iyi hiç ama hiç bir şey açıklayamaz.
2009-2010 sezonu başta Güiza’yı büyük bedelle Türkiye’ye getiren Fenerbahçe yönetimi, yüzündeki “Küçük Emrah” ifadesinin katlanılmazlığına rağmen onu saha içi ve dışı yönetecek Daum – Kocaman ikilisi, “seneye burada mıyım?” “değilsem neredeyim?” soruları aklını sürekli kemirecek olan Güiza’nın bizatihi kendisi ve “Fenerbahçe’den Aldığım Oyuncular Almanağı”na bir sayfa daha eklemeyi düşünen “bazıları” için hayli zor geçecek.

Bir Zamanlar Yendiğimiz Nadal Kortlara Geri Dönüyor

Birçok okuyucumuz önce kızacak, “Nadal efsane değil” itirazını yapacak. Onların içini rahatlatacak şu açıklamayı yapalım o zaman: “Nadal, Federer ile olan rekabetinde sağladığı devamlı üstünlükten dolayı efsane sıfatını hak etmiştir.” Sıfatın dolaylı zamiri Federer yani.
Ayrıca, sakatlığının nüksetmeye başladığı Madrid Açık’ı (ki toprak korttur) istisna kabul edersek, Federer’in 2 Grand Slam’i alıp tanrılaştığı süreçte Nadal’ın karşısında olmadığını da bu açıklamaya eklemek lazım.
Açıkçası düşünerek sormadan edemiyoruz, Rafa’nın 23 yaşında pençesine düştüğü dizlerindeki sakatlığın temelinde tenise 3 yaş gibi erken sayılabilecek bir yaşta başlamasını etkisi var mı? Aykırı ve kulaktandolma bir teoriye göre insan enerjisi ile arıların uçuş enerjisi aynı değerlendirmeye tabi tutulabiliyor. Buna göre bir arı 600 km’lik uçacak kadar enerjiye sahip. Arı 600 km uçtuğunda ölüyor. Her ne kadar insanı hareketsizliğe ve aktif spordan uzaklaştırmaya yönelttiği için desteklememiz mümkün olmasa da bu teori çerçevesinde sormadan edemiyoruz: “Acaba Nadal’ın da enerjisi bitti mi?” az buz değil 23 yaşında olan Rafa için 20 yıllık bir tenis hayatı.
İşte sözünü ettiğimiz Nadal tenis hayatının 9. yılında, 12 yaşındayken ülkemize bir junior turnuvasına katılmak için geldi. Antrenörü ile geldiği ülkemizde 2 maç yapan Nadal; ilkini kazandıktan sonra ikincisini kaybetti. Evet aynı yaşta bir Türk tenisçi 12 yaşındaki Nadal’ı yendi. Evet biz Nadal’ı yendik. Nadal’ın Türkiye günler üzerine konuştuğumuz bir tenis antrenörünün şu ifadesi sorunun Türk sporcularında değil, Türk sporunu idare eden kafalarda olduğunu bize hatırlatmaya, hatta başımıza kakmaya yetti. “Nadal Türkiye’ye yenilmeye gelmişti” Bir sporcunun değişik coğrafyalarda değişik tarzda oyuncularla yenmek yenilmek ikileminde değil, deneyim kazanmak için neden ülke ülke gezdiğinin ve "nasıl büyük sporcu olunur?" sorularının cevaplarını bundan daha kısa ve özlü nasıl anlatılabilir?
Türkiye’de yenilen, bir efsaneye sağladığı ezici üstünlükle efsane olmayı başaran, yarattığı tarzla “tenis kortlarının asi ve hırçın çocuğu” tanımlamasını fazlasıyla hak eden Nadal, kortlara geri dönüyor.

Bir Milyoncuk Borç Versene - Hido Dosyası II

Artık koskocaman bir Hido vardı NBA’de. Zamanla olgunlaşmıştı. O’nun oyunu geliştikçe Howard gelişti, Orlando gelişti, bu sayede play-off yapmayı başardılar. 2007-08 senesi Hido ve bizler için inanılmazdı. Aklımızın alamayacağı işler oluyordu. Hido hücum yapıyor, savunmada rakibin en önemli silahını tutuyor, ribaund alıyor, asist yapıyordu. Kısacası çok yönlü oynuyordu. Bu gelişimde Stan Van Gundy’nin payı yadsınamayacak derecede büyüktü şüphesiz. Bu sene içerisinde Hido triple-double yapmayı başardı ve son saniyelerde bir çok takımı yıkmayı adet edindi. Sezon sonunda Hido, all-star seçilmenin kapısından dönüyor, Orlando daha iyi bir yüzde ile play-off yapıyor, ancak Detroit’e kolay bir şekilde eleniyordu.
Geçtiğimiz sene Hido için iyi başlamamıştı. Grand Turk, “saman alevi” anlarda karşımıza çıkıyordu. Bir maç iyi bir maç kötü giderken Hido, Orlando için herşey iyiydi. Nelson müthiş oynuyor, Howard tam bir canavara dönüşüyordu. Bu performans ile takım, play-off’un ilk ayağında Philadelphia’nın karşısına çıktı. Genel kanı Orlando’nun kolaylıkla turlayacağıydı. Ancak beklenen olmadı. Orlando zorlanıyordu ve tur elden gidiyordu. Derken son saniyede teslimat gerçekleşti. “Hedoooo deliversss!!!” Hido yapacağını yapmıştı, sakatlığının da
etkisiyle kötü başladığı play-off’un ilk turunda Orlando’yu sırtlamıştı. Orlando, sonraki turda zor bir seriden çıkan Boston’la eşleşti. Howard’ı çok iyi tutuyordu Boston. Orlando etkisizdi. Ancak şanslarını 7. maça taşımayı başarsalar da kimse Rose Garden’da onlara şans vermiyordu. Herkesin beklentisinin aksine olan şey gerçekleşti. Hido, şovu Paul Pierce’tan çalıyor, inanılmaz oynuyor ve maçı alıp, Orlando’yu konferans finallerinde Cleveland’ın karşısına taşıyordu.
Hido, Lebron’a karşıydı artık. İlk maçı Orlando’nun almasının ardından, durum 2-0’a gelecekken Hido’nun mucizevi şutuna karşılık veren Lebron durumu 1-1’e getirdi. İlk iki maçtan sonra değerlendirme yaparken “zor durumda olan”ın Cleveland olduğu tüm açıklığıyla ortadaydı. Serinin sonraki maçlarında Hido kendisi gibi oynamaya devam etti. Howard, Hido’nun yumuşattığı Cleveland’ı parçalıyordu adeta. Kaan Kural’ın deyişiyle 2001 senesinin Shaq’ı gibiydi adeta. “Pota altında birileri varmış ama O’nun umrunda değilmiş” gibi. Bu ikilinin oyunuyla Orlando seriyi 4-2 yaptı ve 16 yıl aradan sonra NBA Finaline kalmayı başardı. Orlando’nun beyni Hido takımını finallere taşımıştı.
Klasik bir değerlendirme olarak algılanması olası olsa da gerçek şuydu ki finallerde hakemler Howard’ın “pataklanmasına” göz yumdular. Gasol da rol kesmedeki başarısını oldukça iyi kullanıyordu. “Arıza” Hido’yu oldukça yıpratıyor, Kobe’ye dokunansa yanıyordu. Sonuçta Yüzükler LA’ye taşındı.
Sezon bitmiş, NBA finallerinde takımının beyni olan Hido’yu büyük bir keyifle izlemiştik şimdi asıl önemli soru “Hido ne yapacak?”tı.
İlk olarak Orlando genel menajeri Smith’in “Takım sahipleri Hido’yu çok seviyor ve onun için lüks vergisi ödemeyi göze alacaklar” şeklindeki açıklaması geldi. Pek çoğumuz Hido’nun Orlando’da kalmasını istiyorduk ancak unutulan nokta Hido’nun 30 yaşında olduğu ve bu kontratın yapacağı son önemli kontrat özelliğini taşıdığıydı. Hido kariyerini olduğu kadar ekonomisini, dolayısıyla ailesini de düşünmek zorundaydı. Bu aşamada bir gün takas haberini aldık. Vince Carter, Courtney Lee karşılığında Orlando’ya geliyordu. Bu takas ile beraber Hido’nun Orlando’da kalma şansı adeta yok oluyordu. Bu takas, Orlando’nun Hido’dan vazgeçişi niteliğindeydi. Bu doğrultuda Hido’ya “şaka gibi” teklifini ileten Orlando, Hido tarafından reddedildi. Portland, Toronto, Miami Hido ile ciddi şekilde ilgileniyor, Portland koçu 4000 küsür km uçarak Hido ile görüşmeye geliyordu. Bu görüşmenin üzerine Hido Portland’a “iade-i ziyaret”te bulunuyordu. “Hido Portland’da” haberi gazetelerde yer bulacakken, Toronto yarışa giriyor ve 53 milyon dolarlık teklifle oyuncuyu takımlarına katıyordu. Peki ama “Neden Toronto?” Herkes bunu sorguluyordu. Portland ile şampiyonluk yaşayabilecekken Hido, nasıl böyle bir tercih yapardı?
Özetlemek gerekirse, Toronto’da hatırı sayılır bir Türk popülasyonu vardı. Takımın oyun tarzı Hido’ya uygundu ve Toronto gerçekten Portland’a göre çok ama çok güzel bir şehirdi. Transfere olumsuz bakanlar “3 milyon dolar için şampiyonluk şansını kaybetti” eleştirisini getirdiler. Kanımızca gerçek bir profesyonellik örneği gösteren oyuncuya, üstelik kariyerinin son ve en önemli kontratı sözkonusuyken, bu eleştiriyi getirenlere sormak isteriz ki “Siz hiç 1 milyon doları yan yana gördünüz mü?”
Artık Hido NBA kariyerini 5 sene Kanada temsilcisi Toronto Raptors’da sürdürecek. Hido’nun NBA’e adım atmadan önceki favori oyucularının Kobe Bryant, Grant Hill, Scottie Pippen, Allan Houston ve Latrell Sprewell olduğunu biliyoruz. Bu isimlerden Sprewell kayboldu gitti, Grant Hill’den Hido için vazgeçildi, Kobe geçtiğimiz sezonun finalinde hayatının bloğunu Hido’dan yedi. Toronto’da başarılar “büyük oyuncu” Hido…

23 Temmuz 2009 Perşembe

Shaqtus Cleveland’da


Cleveland pivot Ben Wallace, kısa forvet Sasha Pavlovic, 2010 yılı 2. tur draft hakkı ve bir miktar para karşılığında Shaquille O’neal’ı Miami'den takas etti. Play-off’ta yaşanan konferans finali hezimetinden sonra Cleveland’dan beklenen bir hamleydi bu açıkçası ve geçen sezon tekrardan eski performansına dönüş sinyalleri veren Shaq’ı kadrosuna kattı. Bu takasın daha önceden gerçekleşmesi bekleniyordu ancak Cavs yönetimi bu riski takımın iyi gitmesinden dolayı sezon ortasında alamamıştı. Bunun yanlış bir karar olduğunu Orlando, dünyadaki herkese bastıra bastıra gösterdi. Eğer elinizde bir şans var ise onu kullanmak zorundasınız hele ki bu şans şampiyonluk ile ilgili ise. Bunu geç de olsa anlayan Cavs yönetimi, Shaq ile Lebron’u şampiyonluk için bir araya getirdi; bize de bu takası yorumlamak düştü.
Her ne kadar Shaq eski Shaq olmasa da, sempatik oyuncu geçen yıl uzun bir aradan sonra iyi bir sezon geçirdi ve all-star seçilme başarısını gösterdi. Tabi ki "zaman" Bill Russell’a Larry Bird’e ve Michael Jordan’a göstermediği toleransı Shaq'a da göstermemeye başlayacak önümüzdeki sezon.
Shaq’ın basın toplantısı sırasında söylediği gibi tek işi “kral”ı korumak mı olacak? Peki Shaq nasıl yardım edebilir Lebron’a? pota altında fazla yer kapladığı için Lebron’un penetrelerine zemin hazırlayarak tabi ki. Kendi sayı potansiyelini de unutmamak lazım. Ancak endişelerimizin başında Shaq’ın savunmayı pek umursamadığı ve Cavs’ın bir savunma takımı olduğu geliyor. Shaq’ın, savunma yapmak istediği durumlarda savunmayı hucüm kadar bilmediğinden dolayı çok basit fauller yaptığı gerçeği de bu endişenin içerisinde yer alıyor.
Peki ilk 5 nasıl olacak bu durumda? Ilgauskas bench’ten gelecek mecburen. Shaq ve Z'yi aynı anda oynatmanın sadece video oyunlarında olabilecek bir durum olduğu açık. Bu durumda Z'nin Cleveland için hayati önem taşıyan orta mesafe şutlarından faydalanılamayacak ve en büyük zararı da Lebron görmüş olacak. Bir de saha dışındaki ilişkiler çok önemli bir soru işareti Shaq için. Lakers zamanlarında Kobe ile arasının bozuk olduğunu duymayan bir sağır sultan kalmıştı hatta bununla ilgili Kobe’ye rap şarkılı göndermeler bile yapılıyordu. Miami’de ise herşey iyi başlamıştı. “Wade kanatlarımın altında” diyordu Shaq önceleri. Ancak all-star arası gelmeden Wade ile ilgili sorulan bir soru üzerine “pek aramız yok” şeklinde cevap verebiliyordu. Kim bilir belki de Kobe ile arasının düzelmesinde Wade ile arasının açılması yatıyordur şeklinde biraz magazinsel bir yorum getirelim. Phoenix’te Shaq’ın karşına çıkabilecek bir süper yıldız yoktu o yüzden bir sorun yaşandığını duymadık ama buna rağmen Shaq Phoenix’e geldiğinde “savunma yapacağım!!! Amare iyice hücuma konsantre olsun” dedikten sonra, sezon başlarında “top bana gelmeli” şeklinde çıkışını da okumadık değil.
Aynı sorunlar ve polemikler Cleveland’da karşımıza çıkar mı? hiç beklenilmedik bir Kral- Shaq mücadelesi olabilir mi? bilinmez ama açıkçası Kobe’nin yüzüğü takmasından sonra Shaq’ın ona inat bir şampiyonluk daha isteyeceği için üzerinde durduğumuz tartışmaların yaşanması pek muhtemel gözükmüyor.
Sonuç olarak Doğu konferansı için bu sene çetin geçecek gibi gözüküyor. Rasheed ile daha güçlenen ama yaşlanan Boston, final tecrübesi kazanan Orlando yarışın yine favorileri durumunda. Olgunlaşan Howard’ı da hesaba katarsak, Shaq tek iş olarak “Kral”ı korumayı düşünmek yerine “superman’i nasıl durduracağım?” sorusunu kendisine sormalı ki Cavs yarışın favorisi olmaya devam etsin. Kısacası bizleri müthiş bir Doğu konferansı mücadelesi bekliyor. Umarız Hido’lu Toronto’da bu yarışa ortak olur.

22 Temmuz 2009 Çarşamba

“Arda” Boylarında Kantarın “Topuz”unu Kaçırmak


Aslında bu yazı, başlığının size düşündürdüğü gibi iki futbolcuya biçilen değerlerle ilgili değil sadece. Aynı zamanda kendilerine biçilen değerlere gösterdikleri tepki ile de ilgili. Biraz da toplum olarak içimize sinmiş kahrolası aidiyet duygusuyla da.
Birkaç yıldır hepimizin dikkatini çeken yıldız futbolcu Mehmet Topuz’u “damarında akan kan” ile aynı renkte olan formayla gördük ilk kez. Oynayacağı ligin Şampiyonlar Ligi olmasının verdiği kendinden emin özgüvenli tavırlar ile. İki kupa’lı yeni takımına “ben doğuştan Beşiktaşlıyım” diyerek bizleri güldürdüğü bu basın toplantısı, birkaçımızın aklına Kemal Sunal’ın “İnek Şaban” filmindeki “Kaleci Bülent” karakterini getirdi.
Toplantının üzerinden bir-iki gün geçer geçmez devreye Fenerbahçe girerek Mehmet Topuz’un bonservisini Kayserispor’dan aldığını kamuoyuna açıkladı. Topuz için çelişkiler sarmalı başlamıştı artık. Sonradan anlaşıldı ki bu sarmalın temelinde Beşiktaş’ın küçük bir unutkanlığı yatıyordu. Çifte Kupa’lı Şampiyon sözleşmesi devam eden oyuncunun kulübüyle anlaşmayı unutarak doğrudan oyuncuyla anlaşmış ve transferin ana kuralını çiğnemişti.
İki kulüp olanca şiddetiyle birbirine girdi tabi. Bizlerse aynı günlerde birbirimizin yüzüne bakıp kıs kıs gülüyorduk. Kurallar açıktı. Topuz Kayserispor’un malıydı ve Fenerbahçe “malı” parasını ödeyerek almıştı. (Gerçi Beşiktaş olay aleyhine sonuçlanınca bu duruma itiraz da bulunup romantik bir edayla “futbolcular mal değildir” çıkışı yapsa da kamuoyu bunu pek umursamayacaktı.) Mehmet Topuz’un, bonservisini elinde bulunduran kulüple anlaşamaması durumunda olayın TFF ve FIFA’nın değerlendirmelerine sunulacağı, oyuncuya futboldan belirli süre men cezası geleceği, transfer kurallarını unutan kulübe, bu kuralları etüd etmesi için 1-2 yıl transfer yapmaksızın transfer dersleri verileceği açıktı.
Sonuçta siyasi erklerin, silahlı erklerin devreye girdiği bir toplantı sonucunda Mehmet Topuz Fenerbahçe ile anlaştı. Ya da zorunda bırakıldı. Bir hafta sonra da “renk körü” olduğunu itiraf ederek, aslında kanının “sarı-lacivert aktığını” deklare etti. Kayserispor Fenerbahçe’den aldığı 7 milyon € ile kasasını doldurmuş, Fenerbahçe büyük bir transfer olayını bir başarı öyküsüne! dönüştürmüştü. Akıllarda ise Mehmet Topuz’un karakter güvenilirliği üzerine yapılan yorumlar kaldı. Belki değerini buldu, istediği parayı aldı ama, profesyonellikten çok uzak bir Ortadoğu futbolcusu olduğunu da bizlere göstermiş oldu.
Arena programında Uğur Dündar’ın güleç yüzüne bakarak konuşan Aziz Yıldırım, GS kaptanı Arda Turan’ı renklerine bağlamak için 20 Milyon € teklif ettiğini ve oyuncu ile baş başa 15 dakika görüşme fırsatı verildiği takdirde Arda’yı ikna edeceğini, ezeli rakibi Galatasaray’ın başkanı Adnan Polat’ın yüzüne söyledi. Polat, Arda’yı Fenerbahçe’ye satmalarının sözkonusu olmadığını, oyuncunun satış opsiyonunun sadece yurtdışı olduğunu duyurdu. Yıldırım’ın “yurt dışına satarsan oradan alırım bak” şeklindeki çıkışına en çok Uğur Dündar’la, programa gelmeyerek evinden takip etmeyi tercih eden ve tam o an da “Transfer Nasıl Yapılır?” kitabının “önce kulüple anlaşmalısınız” bölümünü okuyan Yıldırım Demirören güldü. Alem adamdı şu Aziz Başkan.
Ve sabah oldu. Arda Turan dün gece başkanının Yıldırım’a söylediği “Arda 15 dakika baş başa kalırsanız sizi Galatasaraylı yapar” sözünü düşünüyor, “acaba yapabilir miyim?” diye endişeleniyordu. Hızlı bir şekilde Galatasaray’ın onun evi, yuvası olduğu demecini verdi. Fenerbahçe'ye gitmezdi, Beşiktaş’a da. O Galatasaraylı’ydı. Orada futbola başlamış, ününü Türkiye’ye yaymasına, hatta bazı futbola meraklı Avrupa ülkelerinde de tanınmasına Galatasaray neden olmuştu. Bilmiyordu ki kendisi oynamasa, kendisinde yetenek olmasa Galatasaray ona ne yapardı. (“Satılık Uefa Şampiyonluğu Madalyası” haberi akıllardan çıkmasın lütfen) Futbol kamuoyu rahat bir nefes aldı. Bir sene içerisinde iki büyük macerayı kimsenin yürekleri kaldırmazdı. Galatasaray memnundu. Fenerbahçe gerçekten 15 dakika görüşse Arda, kendisine teklif edilen ücreti duyacak, damarlarındaki kana renk veren hücrelerde hareketlenmeler olabilecekti. Kaptanlık pazubandı hiç bu kadar değerli olmamıştı şimdiye değin. Fenerbahçe memnundu. Herkes teklif ettikleri paranın astronomikliğini görmüş, onlardan biraz daha korkmuş ve kıskanmıştı onları.
Sanırız ki sadece tarafar-takım arasındaki ilişki karşılıksız kalmalı, sadece bu ilişki profesyonelliğe, endüstriyel düzleme kaymamalı. “damarımı kessen şu renk akar bu renk akar” söylemi sadece taraftarlara ait olmalı. Yoksa ne siz ey değerli futbolcu kardeşlerimiz ne de siz değerli yönetici ağabeylerimiz komik duruma düşmekten kurtulmazsınız. Ayrıca “İnek Şaban” da “Bülent”ten daha iyi kalecidir.

21 Temmuz 2009 Salı

İstanbul Cup 2009 Haydi Kortlara…


Birkaç paparazzi’nin “bu kıyafetlerle felaket frikik yakalarız abi” düşüncesi olmasa Hülya Avşar’ın tenis tenis oynadığı çoğumuz bilemeyecek, dolayısıyla bu sporun ilkede tanınırlığı bu kadar yüksek! seviyelere ulaşmayacaktı. Hülya Avşar’a, paparazzi kardeşlerimize sonsuz teşekkürlerimizi göndererek girizgahı bitirelim.
Ülkemizde bu yüksek tanınırlık seviyesinin dışa vurumu olarak WTA (Women's Tennis Association - Kadınlar Tenis Birliği) turnuva takviminde yer alan İstanbul Cup 2009, 27 Temmuz’da ENKA’nın yenilenen kortlarında başlıyor. Sezon içerisinde televizyonlardan takip ettiğimiz Vera Zvonareva (Rusya), Patty Schnyder (Isviçre), Anabel Medina Garrigues (İspanya), Aravane Rezai (Fransa) gibi isimleri çıplak gözle seyretmek bu senenin Türkiye’deki en büyük tenis olayı olacak. Turnuva’nın biletleri biletix’ten alınabiliyor. En iyi koltuktan tüm turnuvayı takip etmenin kombine bedeli 500 tl. Maç maç bilet satışı da mevcut. Yolunuzu bulmanıza, turnuvaya kayılacak sporcular hakkında daha fazla bilgi edinmenize yarayacak linkleri aşağıda ekliyoruz. İstanbul Cup 2009 başlıyor... Haydi Kortalara...
http://www.istanbulcup.com/
http://www.enkaspor.com/
http://www.biletix.com/
http://www.sonyericssonwtatour.com/

1…2…3 Tane Yetmez!!! 4…5…6 Olsun!!!


1959: Türkiye Profesyonel Futbol Süper Ligi’nin başladığı yıl…
2009: yaşadığımız yıl…
50: bugüne kadar oynanan Süper Lig sezon sayısı…
4: Süper Lig’de şampiyon olan takım sayısı
12.5: sadece 4 takım şampiyon olabildiğine göre “bir” büyüğün ortalama şampiyon olma sayısı…
11: Beşiktaş’ın şampiyonluk sayısı…
17: Fenerbahçe’nin şampiyonluk sayısı…
Kısacası yıllardır suskunluğunu koruyan Trabzonspor’u denklemin dışına alırsak FB – BJK – GS üçlüsü 3 yılda bir ceketlerini atsalar Lig’den şampiyonluk çocuğunu yapabiliyorlar. Hal böyle iken neden bu “3 kere üst üste, 5 kere yan yana şampiyon olacağız” söylemlerine duyulan heyecan?
Açıkçası Yıldırım – Demirören ikilisinin arasına Polat’ın da girmesi gerekirdi ama aralarında en zekileri olduğu için susmayı tercih ettiği düşüncesindeyiz. Yoksa “bizim başkan neden sustu? 7 tane çekeriz biz!!!” diye düşünen GS taraftarlarının mevcudiyetinden zerre şüphemiz yok. Ama söyledik ya biraz daha zeki işte Polat. Atılacak en yüksek rakamın 5 olduğunu biliyor bir kere. Ee 6 dese ardaşık tek sayılar kuralını çiğnemiş olacak. 7 dese akıllara Hitler gelecek
“Kürsüden ne kadar büyük yalan söylerseniz o kadar inandırıcı olursunuz”
Tanrı Türk futbolunu korusun ve kollasın…

20 Temmuz 2009 Pazartesi

Bir Milyoncuk Borç Versene - Hido Dosyası I

Basketbolseverler Mirsad Türkcan’ın bir Olimpiakos maçı ile tanındığını hatırlayacaklardır.
Mirsad’ın o maçtaki performansının tesadüf olmadığı kısa bir süre sonra Efes Pilsen’in ve Milli Takımın has oyuncusu olmasıyla ortaya çıkmış oldu.
Mirsad bu başarılı performansı ile ülkeye, hatta kıta sınırları içerisine sığamayacak, denizleri aşacak ve NBA draftında Houston Rockets tarafından seçilerek Amerika’ya ulaşacaktı. Bir Türk’ün ilk kez NBA’de oynaması hepimiz için inanılmaz bir duyguydu. İlgisi olmayanların bile ilgisini arttıran “Mirsad maçta şu kadar dakika oynadı” şeklinde haberler Amerika’dan gelmeye başlamıştı.
Mirsad’ın açtığı yolu takip eden ilk isim Hidayet Türkoğlu oldu. Milenyuma girdiğimiz sene Sacramento Kings, Hidayet’i 16.sıradan draft ettiğinde “başaramaz geri döner” diyenlerin sayısı azımsanmayacak kadar fazlaydı. Çünkü daha çok gençti Hidayet. Ancak Hidayet zamanla bu düşünceleri yıkmaya başladı. Bir sabaha karşı Ender Bilgin ile İsmet Badem boğazları patlarcasına “Bravooo Hidoo aslanım benim!!!” nidalarıyla televizyonları inletiyorlardı. Hidayet o maçta 11 sayı atmıştı bench’ten gelerek.
Zamanla bu performanslar alışıldık gelmeye başladı 2. senesinde en iyi 6. adam ödülünü kıl payı kaçırmıştı Hidayet.
Hidayet’in performansı arttıkça yavaş yavaş NBA ülkemizde daha fazla takip edilmeye sabahın erken saatlerinde Kanal D’nin başına geçip Hido’nun maçlarını izleyenlerin sayısı daha da artmaya başladı. Hem de “haydi Hido girsin artık” şeklinde yakarışlar ile… Sacramento günleri çok iyi geçiyordu Hido’nun. Bütün ülke Sacramentolu olmuştuk bile. 2002 yılında Lakers ile oynadıkları o meşhur konferans finalinin 4. maçının son anlarında yaşanan olaylar 5 saniye sürse de bizler için dakikalara bedeldi. “Kobe topu alıp içeri yüklendi, girmedi. Shaq tipledi, olmadı. Divac topu ileri doğru çeldi, tam ohhhh derken o da ne? top Bay Haziran’ın ellerine gelmişti. Horry her zaman ki gibi gene başarmış ve bizleri yıkmıştı.”
Bu konferans finalinin ardından Sacramento Coach’u Rick Adelman’ın Hido’yu oynatmama süreci başladı. Ve bir gün haberlerde Hido’nun 3’lü takas ile San Antonio’ya gittiğini okuduk. İçimizden “ne şanslı adam, Webber’dan sonra Tim Duncan gibi bir
süper uzunla oynayacak” dedik. Hido, Popovich’in gözüne girmeyi başardı ve ilk 5’te oynamaya başladı. Her ne kadar bu biraz Ginobili’yi yedek sokma stratejisinden kaynaklansa da önemli dakikalar aldı, son topları o kullandı. Mesela bir İndiana maçı unutalmazdır. Son bir kaç saniyede fark 3 sayı alehlerine iken Hido topu kenardan oyuna sokmuş, topu
Duncan’a verip hemen geri alarak son saniye basketi ile maçı uzatmıştı. O sene Hido 3’lük yüzdesini geliştiriyor ve NBA 8.si oluyordu.
Bu senenin sonunda Hido serbest kaldı ve Orlando ile anlaştı. Orlando o sene draftta 1. sıradan Dwight Howard denilen gencecik
bir çocuğu da seçmişti. Orlando’da inanılmaz maçlar çıkardığı da oluyordu Hido’nun, vasatın altında oynadığı da. Türkiye’deki önemli basketbol yorumcuları bu durum karşısında “sadece hücumu düşünmemeli, savunma da yapmalı ribaunda da konsantre olmalı” diyorlardı.
Haksız da değillerdi ancak takımda Steve Francis varken oynamak da o kadar kolay değildi. O takımdayken ne Howard ne Nelson ne de Hido oyunlarını geliştirebilirlerdi. Sonradan Francis’in takımdan yollanması, 06-07 sezonunda ilk başta çok ümit bağladıkları
Grant Hill’in Orlando’dan ayrılması bir kayıp olarak gözükse de büyük bir oyuncunun doğmasına neden oldu.

Amerikan Rüyası : Roddick - Soderling


Ağustos ayında Amerika’nın uydusu olacak tenis dünyası, temmuz ayını Roger Federer’in kırılması mucizelere bağlı Grand Slam rekorunu konuşmakla geçirirken, aklımızda Andy Roddick’in hayatının en güzel tenisini oynaması ve servis gücünün yanına düşünce gücünü de katması kaldı. Ekranda finali onlarca ünlünün de orada olduğunu ekleyerek anlatan Barış Kuyucu gibi biz de Roddick’in bu sıçrayışın mimarı olarak oyuncunun yeni antrenörü Larry Stefanki’yi görüyoruz. Sezonun bugüne kadarki bölümünü ele aldığımızda ev sahibi olduğu Memphis’te kazandığı turnuva dışında ATP takviminde birinciliği olmayan Roddick, Avustralya Açık’ta Federer ile yarı final, Roland Garros’ta Fransız Gael Monfils ile olaylı 4.Tur maçını oynadı. Ve bize yukarıdaki yorumları yaptıran Wimbledon finali ile Amerika Açık’a göz kırptı. Merakımız şu ki: Andy kendi evine şöyle geçerken bir uğrayacak mı? yoksa gözyaşı seramonisine kadar karşımızda olacak mı?
Maç başlayıp da ilk seti 6-2 ile geçtiğinde bu mavi gözlü adamın backhand vuruşlarının ne kadar da Federer’i andırdığını ve Nadal’ın heyecanının ve tutukluğunun sebebinin bu vuruşlar olduğunu düşünmekten alamadık kendimizi. Nadal, dizleri ağrıyan yaşlı büyükanne iken kırmızı başlığının altında masmavi gözleri ile bize bakan Robin Soderling ziyarete geldiğinin farkındaydı ve rakibine tie-break oyunuyla seti kaybettiğinde kalkma zamanının geldiğine karar vermişti. 6-4 kazandığı 3.setin ardından, final setinde uzayıp giden bir tie-break düellosu daha izlerken, Nadal’ın file önünde vurduğu yumuşak volenin çizgilere yan gözle bile bakmaması, turu ve sonrasında finali İsveçli Soderling’e getirmiş oldu. Nadal dışında tüm tenis dünyası Federer’in tenis tanrısı olmasına şahitlik etmek için Fransa’ya dikti gözlerini. Roland Garros’u ilk defa almasına kesin gözüyle bakılan Federer, mavi gözlü İsveçli’yi 3-0 ile geçerek tarihin sondan bir önceki sayfasını yazıyor, Soderling’e ise kendi tarihinin zirvesine çıkıyordu. Tarih tanıklığını seven Soderling, bu kez Federer’in ve bizim karşımıza Wimbloden’un 4.turunda çıktı. İlk seti 6-4 kaybettikten sonra adımlarını sıklaştıran İsveçli sonraki iki seti tie-break oyunlarını kaybederek maçtan 3-0 yenik ayrılmak zorunda kaldı. Üzerinde durduğumuz bu iki maçtan arta kalan en önemli taktiksel noktalar, Nadal’a karşı oynadığı geniş forehand vuruşları ve Federer’in backhand tarafını kullanarak kurmaya çalıştığı oyun planlarıydı. İsveçli Soderling tıpkı sezonun parlayan ikinci yıldızı Andy Roddick ev sahibi olduğu Catella Swedish Open’ı kazanmayı başararak, toprak kortta iyi olduğunu bir kez daha kanıtlamış oldu.
Tıpkı Roddick gibi Soderling’in de Amerika Açık’ta tamamlaması gereken bir sezon var. Ankette de sorduğumuz gibi “sizce yukarıdaki iki tenisçi Nadal – Federer rekabetine gölge düşürecek mi?” göreceğiz…